İzleyiciler

14 Aralık 2011 Çarşamba

Dört Göz Lazanyaaa

İlkokul 1. sınıfta herkes tahtayı görürken, ben gözlerimi kısıp ağzımı büzüştürüp tahtada yazanları görmeye çalışırdım. Bir kaç arkadaşıma sormuştum, siz nasıl görüyorsunuz diye aldığım cevapları hatırlamıyorum fakat görüyorlardı yani. Bense sadece gözlerimi kısarak görebiliyordum, o da sinir ediyordu beni. Uzaktan biri geliyor diyelim, el sallıyor bir şey diyor. Ulan bana mı diyor ki? Kim acaba? Tanıyor muyum? İllet şeylerdir bunlar. Miyop olanlar anlar halimi.

Neyse efendim anneme bunu söyledim. "Anneee benim gözüm bozuk tahtayı göremiyorum." Göz doktoruna gittik. Korkuyordum, gözüme iğne yapacak sanıyordum. Çünkü benim için doktora gitmek, kıçıma iğne yemekti. Eee bu da göz doktoru olduğuna göre gözüme iğne yapacaktı. Tabi öyle olmadı, çok şeker bir doktora denk gelmiştim. Komik gözlükler takmıştı bana, yaylı ve şu ucundan göz sallanan gözlük. Eğlenmiştim ama bu gözümün bozuk olduğu gerçeğini değiştirmedi. 0,75 ve 1.00 sonucunu aldık gözlük yazıldı.

Doktor, nasıl anladınız gözünün bozuk olduğunu demiş. Annemde kendisi söyledi diyince doktor çok şaşırmış. Daha 1.sınıfa giden bir çocuk bunu nasıl anladı diye... Ne var ki işte, tahtayı göremiyorum eeheh. Sanırım doktor şapşalmış :p

Oradan çıkıp hemen gözlükçüye gittik. Galatasaraylı olduğum için sarı kırmızı bir gözlük seçtim, renkli renkli bir ip seçtim bi de. Kendimce renk katmıştım olaya. Havalı gibi gelmişti. Ta ki, okula gidene kadar. Senelerce dört göz esprisine maruz kaldım. Beden eğitimi dersinde toplardan kendimi korumak zorundaydım. Takla atmadan önce bir arkadaşıma tutturuyordum. Soğuktan sıcağa geçtiğimde ise buğu oluyordu ve komik duruyordu. Yazın tatile gittiğimde havuza - denize girerken sorun oluyordu. Etrafta kimsenin yüzünü seçememek korkunç. Ve daha aklıma gelmeyen bir sürü şey... Kabusa dönmüştü hayatım. Doktor her zaman tak, takmamazlık yapma dedi diye hiç çıkartmamıştım ve gözüm tembelleşti. Her geçen sene daha da büyüdü numarası 4.50 ve 5.00 oldu. Doğal olarak camlarda kalınlaştı. Minicik burnuma baskı yapmaya başladı. Sağ olsunlar inceltilmiş cam yapmış amcalar abiler ablalar ama gözlük işte. Dört gözsün sen.

Ortaokul bitene kadar gözlük kullandım. Lise hayatımı böyle geçirmek istemediğim için lense geçtim. O da ayrı bir sıkıntı. Yatılı bir yere gideceksen, çantanda solüsyon ve lens kabının olması lazım. Suya koyarsan, lensler patlıyor. -denedim ondan biliyorum- Sürekli son kullanma süresini takip etmelisin yoksa gözüne zarar veriyor. Yatarken, havuza, denize ve duşa girerken yine çıkartmak zorundasın. Dertler azalmış fakat bitmemişti. Renkli lensler ile de ilişkiye girdikten sonra artık gözüm isyan etmeye başladı. Ani kızarmalar, kaşınmalar ve kanlanmalarla tepki gösteriyordu. Gözümün en üst tabakası zedeleniyordu ki üniversite zamanı kapıya dayandı.

Sıra lazer ile gözü çizdirmeye geldi. Kısa ve sağlam bir araştırmadan sonra hastaneyi seçtik, muayene oldum, operasyon için gün aldık. Fiyatı da uygundu. Bir milyarı 12ye böldüler. Daha ne olsun. Sene 2006 falan işte... Ameliyattan 1-2 gün önce gözlük kullandım lens yasaktı. Operasyon çok kısa sürdü. 10 dk bile değildi ya da o kadardı işte. Akşamüzeri olmuştum ve eve gidip hemen yattım. Gözlerim yanıyordu sadece. Azıcık kaşıntı ve işte o kadar. Ertesi gün uyandığımda görüyordum.

-GÖRÜYORUM!

diye bağırdım evde. Çok garip bir duyguydu. Çok mutlu olmuştum. Ve maşallah hala ilerlemedi göz numaram. Sizler kadar iyi görüyorum. Gözlük ve lens takanları ise çok çok iyi anlıyorum. İlkokul 1.sınıftan beri gözlük takmayanlar ise beni asla anlayamaz. Belki anlarsınız diye de yazdım işte. İleride çocuğum olduğunda ona okula gitmeden, arkadaşları ile böyle dalga geçmemesi gerektiğini öğreteceğim. Ne üzülürdüm lan, eve gelip böğüre böğüre ağlardım. Ağlarken de gözlüğü çıkarırdım, bitince geri takardım.







mail: lazanyaa@hotmail.com.tr

12 Aralık 2011 Pazartesi

Bana her gün yılbaşı.

Son bilmem kaç yıldır hep berbat planların mağduru oldum. Yılbaşı gecesi benim için hüsran olarak sonuçlandı ve bütün senem o derece kötü geçti. Nasıl girersen öyle geçer durumu gerçek sanırım. 19 gün kaldı ama bizim ekipte hala plan yok. Var ama yok yani.

-Eskişehir'e gidip 222'de kutlasak mı dedik.

- 31i Cumartesi günü otobüse binip, İstanbul'a gidip yılbaşını bir şekilde bir yerlerde kutladıktan sonra ayın 1inde "ayın biri kilisesine" mi gitsek dedik. Ve hemen Ankara'ya dönsek ...

Hepsi için bol keseden paraya ihtiyaç var. Ve hiç birinin eğlence garantisi yok :) Melabaaa 2012.

- Acaba diyorum evde annemle mi kutlasam.

- Herhangi birimizin evinde alkol, çerez, pizza, bant kaydı beyaz show ve profiterol içindeki toplara benzeyen memeleri olan dansöz mü izlesek...


Ne güzel planlar değil mi? İnsanın hepsini aynı anda yapası geliyor. (buna ben bile inanmadım)

2012nin tek güzel yanı, benim şanslı senem olması. 2009dan beri dudaklarıma bile sıçratmadan ağzımın tam orta yerine tükürdü. Amaaa artık vazgeçiyor ve bu sene senin senen Lazanya diyor. Duyuyorum bunu. İş, aşk, sağlık, şans, huzur, maddiyat ve maneviyatla yanımdan hiç ayrılmayacak bu sene. Senelerdir yılbaşı hediyesi almıyorum, bunu affettirmek için 2012 bana çok güzel bir sene hediye edecek. Lay lay lom.

Bu akşam bu heyecan ve kendime verdiğim gazla dolabımın en üstünde kutusunda duran, çam ağacını çıkaracağım. Ona güzel bir köşe bulup, dileklerimi minik kağıtlara yazacağım ve dallarına asacağım. Ve yılbaşı gecesi annemin bana aldığı, daha önce hiç giymediğim, fotoğraftaki küçük kızın üzerinde bulunan pijamanın neredeyse aynı olan pijama takımı giyip yatacağım. Misler gibi yıkadık, ütüledik dolabımda beni bekliyor. :)

Totemler içinde boğuluyorum resmen. Pozitif düşünce ve enerjiye ihtiyacım olan bir zamanda, tam olarak ihtiyacım bunlar... Dilerim hepiniz süper güzel bir yıl geçirirsiniz. Mutluluktan başka bir şey konuşmaya vaktimiz olmaz inşallah.

mail: lazanyaa@hotmail.com.tr

8 Aralık 2011 Perşembe

Sevgili Siparişi

8 Haziran 2010'da Sen Böyle Ol Sevgilim demişim bu yazımda http://lazanyaaa.blogspot.com/2010/06/sen-boyle-ol-sevgilim.html ve siparişi vermişim. Fakat yazdıklarımın kıyısından bile geçemedim.


Sıra 2012 yılına geldi. Haydi bakalım, başlıyorum. 

*Öyle bir hayatıma gir ki, bir anda olsun güzel olsun. Hiç düşünmeyeyim bu adam benden hoşlanıyor mu, yoksa arkadaş olarak mı hayatımda yer alacak diye. Direk niyetini belli et. Yamacıma gel. Benim ol. Öyle benim ol ki herkes imrensin bize ama gözleri kalmasın. Dokunamasınlar yüreğimize.

*İşin eğitimin ve şansın benden iyi olsun. Sen, benden önden ol hep. Saygı duyayım. Zekana, aklına, bilgine, işine hayran kalayım. Sen yol göster ve hep öğret bana. Altta kalmam sevgilim, pratik çözümlerimle kafanı ele geçiririm, aşık ederim. Böyle yönetilme arzuma bakma sen, ben bilirim her şeyi.

*Allah korkun olsun, inancımız vicdanımızda buluşsun. Kötülük yapmaya kıyama, üzmekten kork ve tutun bana. Ben asla bırakmam seni sevgilim.

*Ailene saygın olsun, onlara değer vermezsen bana nasıl değer verebilirsin ki? Korkutma beni sevgilim.

*Mesajlaşmayı sevmem, telefonla konuşmayı sevmem diyenlerden olma sevgilim. Merak et, özle, ilgilen. Yakınımda ol bol vakitlerde. Sana güvenle sarılıp uyumama yardım et. Kuşku olmasın içimizde. Biz gözlerimiz kapalı bile güvene bilmeliyiz birbirimize. Zamanla olur elbet ama çabalarız elimizden geldiğince.

*Babam gibi olma sevgilim.

*Geçirdiğimiz vakitlerde el ele kol kola olalım sevgilim. Yokluğumuzda öyle çok özlemiş olalım ki, ayrılık kelimesi değmesin dilimize. Hep geleceğimizden, gezeceğimiz yerlerden ve güleceğimiz günlerden konuşalım. Kopmayacağımız için, yaşayalım o yaşayamadığımız aşkı. Vurul bana, sarıl bana sevgilim.

*Daha önceden unutamadığın birileri olmasın sevgilim. Her ne kadar isyankar, ağlak biri olsam da öyle biri asla olmadı hayatımda. Hep kendi kendime abarttım, sen gelince varlığınla güçlenip her şeyi unuturum ben.

*Kız arkadaşlarımla fazla muhabbetin olmasın sevgilim. Telefon numaralarını alma, facebooktan veya sosyal paylaşım sitelerinden ekleme onları kıskanırım sevgilim. Ben varken muhatap ol onlarla. Ben zaten sokulmam senin erkek arkadaşlarına.

*Bana kızarsan, küsme. Telefonunu kapatma, mesajlara cevap vermemezlik yapma. Kanser etme beni sevgilim. Şuna kızdım, buna kırıldım de püskür bana. Ama asla, sırtını dönme.

*Dış görünüşün hakkında pek yorumum yok sevgilim. Ben hep çirkin adamları beğenmişimdir. Boyun benden uzun olsun, sarıldığında kollarının arasında kaybolayım. Biraz yapılı olursan fena olmaz aslında, sevginin gücüyle savur beni sevgilim.

*Balık tutmaya gidelim sevgilim.

*Bana bu oyuncağı al sevgilim. Sürprizleri çok severim, minik şeylerle de mutlu olabilirim. Sadece düşündüğünü bilsem, kendimden geçer seni mutlu ederim. Öyle çok para harcamamıza gerek yok, elimi tuttuğunda biter tüm isteklerim.

*Dürüst ol, yalan söyleme. Zamanında çok yuttum ben onları, seni göt etmek zorunda bırakma beni sevgilim.

*Bu adam beni seviyor mu, diye asla düşündürme beni sevgilim.

sen yanımda ol sevgilim. gitme sevgilim. gitmeyeyim diye gözümün içine bak sevgilim.

http://twitter.com/lazanyam

mail: lazanyaa@hotmail.com.tr

4 Aralık 2011 Pazar

İtiraf Ediyorum

Lisede çok yakın bir arkadaşım vardı. Hayatına kimseyi almaz, derslerini çalışırdı. Öyle sakin bir hayatı vardı ki, hep imrenirdim ona. Gerçi benimde öyle okuldan fanfinim yoktu ama ne biliyim işte imrenirdim ona. Seneler geçti, koptuk birbirimizden. Sadece facebookta hayatımızdan haberdar oluyorduk. Güzel bir bölüm okudu. Yine başarılıydı. Ailesi maddi sıkıntı çekmeyen, düzgün insanlar. İstediklerine ulaştı ve son olarak üç yıllık ilişkisini deşifre etmeden yayınladı. Yine imrendim. İçimde bir kötülük olmadan, kıskandım.

Ailelerin anlaşabileceği, din ve mezhep ayrımı olmayan, eğitimi sana uygun, yaşam tarzı birbirine yakın, vicdan ve onur sahibi, maddi sıkıntı çekmeden geleceği düşünebileceğiniz, anlayışlı, yan yanayken kahkahalar atabildiğiniz ve daha bir çok madde içeren birini bulmak ne kadar zor. Ama o buldu. Başkaları da buluyor.

Ben bulamıyorum. Aramıyorum artık. Sıkıldım, yoruldum. Allah yalnız olmamı istediyse böyle olacak, engel olamıyorum. Ama kıskanmamı engelleyemiyorum.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Kadınların En Çok Kullandığı Kelimelerin Anlamları

PekiBu kısa ve net kelimeyle aslında çok şey anlatır kadınlar. Sinir, yılmışlık ve bıkkınlık anlamına gelir.


Nasıl İstersenAslında kadınlar nasıl isterse öyle olur, yalandır.


AnlıyorumHayır, anlamıyorum demektir. Anlamayacakları da kesindir.


Hı HıAnlat anlat heyecanlı oluyor demenin kadınca versiyonudur.


Bilmem KiAslında bilirim, hatta sadece ben bilirim ama yine de sen bilirmişsin gibi olsun, demektir.


YanılıyorsunNet şekilde kızgınlık ifade eder. Gizliden gizliye de değil, kesinlikle yanılıyorsunuzdur.


Tamam TamamBakarız demektir. Sen kes sesini yeter anlamına gelir.


HaklısınHaklı falan değilsin de, yeter ki kavga çıkmasın, susalım demektir.


Gerek YokHem de nasıl gerek var!


Sağol Lütfettin demektir. Net.


Gerek YokArtık hiçbir önemi yok, unut gitsin demektir.


AmaaanSaçmalamanın kısasıdır.


Öyle Mi?Sondaki i biraz uzunsa, ciddi tehdit barındırır. hele bir de tek kaş kalkmışsa, kaçın.


Ben BeğenmedimÖzellikle güzel bir kadın övülürse duyulur. Aslında çok güzel Allah kahretsin demektir.


Beş DakikaEn az 1 saat demektir


İyiHiç iyiye alamet değildir.


Yok Bir ŞeyBir şey var ama sen anlamazsın demektir.


Her NeyseGeçti Borun pazarı demektir.


HiçNeyin var sorusunun en yaygın cevabıdır. Ve büyük yalandır.


LütfenYa dediğimi yaparsın ya da yanarsın demektir.


Hayatım Bir şey istenirken söylenen en yaygın kelimedir. Vurgulara göre anlamı değişir, tehdit içerir.


*bi yerde okudum ve bayıldım. ne kadar ben gibi, biz gibi. 

26 Kasım 2011 Cumartesi

Sevgiliden Asla Gelmeyen Oyuncağın Hikayesi

Ortaokul ve lise yıllarından beri devam eden bir istekti bu.

Ne zaman oyuncakçının önünden geçsem, en büyük boyu ile karşımda dururdu bu masum kuçu kuçu. Dişisi ve erkeği var, genelde ikisini yan yana koyarlar. Böyle pişman gibi, masum gibi ne biliyim işte bütün oyuncakların içinden kendini belli ediyordu bana. Her zaman sevgilimden bu oyuncağın geleceğini düşündüm, hayal ettim, istedim.

Neden böyle bir düşünceye kapıldım hala bilmiyorum. Ama o kadar kaptırmışım ki, kendime asla bunu. Hep gittim fiyatına baktım, boylarını kontrol ettim ama asla almadım. O zamanlardan bu yana sevgilim olmadı mı? Oldu tabi ama hiç peluş oyuncak gelmedi bana. Soran da olmadı, sever misin diye? Belki de sordular ben hatırlamıyorum. Alalım deseler bile, buna o kadar para verilmez deyip vazgeçiririm ben adamı. Böyle de malım yani. Lan ne olmuş adamın içinden geldiyse alsın işte. Ama yok bayan Lazanya yapmaz öyle. Bu zamana kadar öyle yapmadı da ne geçti eline... Neyse işte. Geçen gün yine oyuncakçıya girdiğimde gördüm. Bu orta boyu, benim istediğim değil çünkü buna öyle sarılamıyorsun üzgün üzgün. Onu öyle görünce dayanamadım fotoğrafını çektim. Adını bilmediğim için, internetten bulamıyordum bari fotoğrafı olsun dedim. 

Dün gece twitterda fotoğrafı paylaşır paylaşmaz çok eski bir arkadaşımdan mesaj geldi. Önce biraz oyuncak geyiği yapıp sonra da, "sana bu hediyeyi ben alsam, sevgilim alsın hayalini bozmuş olur muyum?" dedi. O an ağlamaya başladım. Sanırım şu bi kaç gündür biraz stresliyim onun da etkisi oldu. Ama çok üzüldüm, duygusallaştım o an. Benim mutlu olmam için, arkadaşım bunu diyebiliyor ama adamlar kıymet bilmiyor. Üzücü.

Alma dedim, belki hiç öyle bir prensim sevgilim olmayacak... Belki hiç bu kuçuya sarılamayacağım ama kendimde almayacağım. Neden böyle bir bağ kurdum bilmiyorum ama küçüklükten gelen bir şey, en başta da dediğim gibi. Siz siz olun böyle bir totem yapmayın, asla olmuyor :( 

16 Kasım 2011 Çarşamba

Narin Lazanya afsdafsd

Filmlerde, dizilerde sinir krizi geçiren kadınlar ne kadar narin. Krizden sonra pıt diye düşüp bayılıyorlar. Bünyeleri mi kaldırmıyor anlamadım. Ben öyle bir kriz geçirsem, olayı tamamlar, üst geçitten karşıya geçer, durakta otobüs bekler, ego kartını basar ve tıklım tıklım otobüse binip eve giderdim. Hiç öyle bayılmalar bilmem ne olmazdı yani. Hemende yakınlarında biri olur, kucaklar ve giderler. Hadi diyelim ben kriz geçirdim, öyle olduğum yere yığılırdım. Bir Allah'ın kulu da ne olmuş bu kıza demez. Daha da abartacak olursam üzerime basıp geçerler.

Ama o anda bir prens gelebilir, pamuk yanağımda ve kiraz dudağımdan öpebilir tabi. Neyse çok film senaryosu oldu. Pek gerçekçi değil sevmedim.

13 Kasım 2011 Pazar

kadın ve erkek arasında doğru bilinen yanlışlar

Pazar sabahı uyandım böyle yavru kediler gibi gerindim yatakta. Saçlarım dolaşmış. Uzadıkça bakımı zorlaşıyor, yandan topladım. Leoparlı komik ev botlarımı giydim. Dukan diyetinin kahvaltısını hazırladım, annemle biraz küsüşük olduğumuz için tek başıma bilgisayar ve televizyon karşısında yedim. Starlife diye bir program vardı gözüm ona takıldı. Anlam veremediğim bir konu var. Ondan bahsedeceğim. Doğrusu hangisi bilemedim.

-ünlü kadınlar direksiyon başına geçiyor ve yanlarındaki adamlar öylece oturuyor. kim oldukları belli değil, sıfatları yok adam işte. bana garip geliyor, adamın arabası yok mu? mesela demet akalınla takılan adamın, nasıl arabası olmaz. hadi yok diyelim taksiyle evinden alsın arkadaş. yanında erkek varken, kız araba kullanır mı? kullanır sanırım, bu benim geri kafalılığım :)

bunlarda kulakdan dolma,

-bi de hani her zaman bildiğimiz, bayanlar önden lafı var ya. o aslında öyle değilmiş. erkek önden bi girip bakmalıymış içerisi müsait mi diye, sonra buyur etmeliymiş. adam neyi kontrol edecek anlamadım. restoran diyelim.. en fazla yemek yiyorlar işte.

-bir erkek bir bayanın sigarasını yakıyorsa, bayan erkeğin eline dokunmalıymış. bu bir teşekkür biçimiymiş. temas.

-bayanlar, ateş uzatan erkeğe teşekkür etmemeliymiş bu zaten erkeğin göreviymiş. olduu, yazık lan çok üzerine gidiyorlar bu erkeklerin.

değişik şeyler herkes farklı düşünebiliyor ve herkes farklı bir şey biliyor. biri bu kuralları söylese ve hepimizin doğrusu aynı olsa ah ne güzel olurdu :))

mesela ben yanımdaki adamın ezilmesini asla istemem. kankamla yemeğe çıktık diyelim ya da başka yakın bir erkek arkadaşımla. ben ödeyeceğim belki hesabı, bunu öyle millete göstere göstere yapmam. karşımdakine uzatırım gizlice, o verir hesabı. etraftan görmesinler bilmesinler isterim. araba kullanma konusunda da kafam bu şekilde basıyor sanırım. ondan böyle bir yazı yazma gereği duydum.

iyi pazarlar. feminist hatunlar ağzıma sıçmasın :)

3 Kasım 2011 Perşembe

SEN HİÇ ...

Sen hiç,

-kendini anlatırken yoruldun mu?

-başkalarına güç verirken, ertesi gün uyanmamayı düşündün mü?

-karar aldıktan bir gün sonra uygulamayıp, kendinden nefret ettin mi?

-kendini aşağılayıp, saygını yitirdin mi?

-güzelliğinden vazgeçip, kendini çirkin gördün mü?

-artık gücün olmadığı için, kalabalık içinde onaylamadığın bir şeye sessiz kaldın mı?

-sigaranın sana zarar verdiğini hissettiğin an, adeti arttırdın mı?

-bu gece yatarken hangi ilacı, hangi dozda içsem sabahı göremem diye hesap yaptın mı?

-ölmeden önce bir mektup bırakmak istedin mi?

-o mektup için bir taslak oluşturdun mu?

-ölmeyi kafana koyduğun an, yaşarsam mutluluk beni bulacak mı, her şey düzelecek mi diye düşünüp ölmeyi erteledin mi?

-sarı saçlarının rengini siyah yapmak istedin mi?

-yemek yedikten sonra pişman oldun mu?

-kitap okumadığın için kendinden tiksindin mi?

-bilgisayar başında saatlerini öldürdüğün ve kendin için bir şey yapmadığın oldu mu?

-işsiz kalıp bunalıma girdikten sonra, iş bulup evinde yayılmayı özledin mi? sonra yeniden işsiz kalıp kendine lanet ettin mi?

-acaba ah ettiğim adamlar yüzünden mi bu haldeyim diye kendine sorup kafayı yedin mi?

-rejime başladıktan sonra istikrarsız olup kendi hayatının içine ettin mi?

-kanser olursam eğer, tedaviyi reddedeceğim diye karar aldın mı?

ben bunların hepsini yaptım. 


3 Ekim 2011 Pazartesi

Sana söyleyecek birkaç cümlem var.

beni ve sevdiğim kişileri hep aldattın. beklettin. zor duruma soktun.

şiddet gösterdin ve asla sahiplenmedin.

alkolü, sigarayı senden öğrendim. ilk sende gördüm sarhoşluğu.

seviyormuş gibi yapıp boğuşurken oynarken, vurdun. senden sonra korktum, sevilmekten.

geleceğim dedikten sonra hiç gelmedin. bu yüzden korktum gidenlerden. ve bu yüzden anladım gidenin asla gelmeyeceğini.

verilen sözlerin tutulmayacağını düşünmemde senin yüzünden.

istediğim eğitimi alamadım, istediğim kurslara gidemedim. sorumluluk alamadın. ilgilenmedin. sen sadece etrafı ve kendini düşündün.

üniversiteye bile kaçar gibi gittim. boynum bükük bırakıldım oraya. herkes telefonla konuşurken, sen aramadın bile. nerede, ne okudum bilmiyorsun bile.

hayatıma kim girse, senden izler gördü bende. kaçtı.



yaşadığım tüm tersliklerin tek sorumlusu sensin baba!

27 Eylül 2011 Salı

BEN SENİ ÇOK SEVEBİLİRDİM.

Ben seni çok sevebilirdim. Annemin beni sevdiği kadar...

Gitmeseydin kalabilirdim seninle. Birlikte yemek yapardık. Sen uyurken rahatsız olma diye sessizce toz alabilirdim mesela.

Sen uyurken seni çok özlediğimde dayanamayıp uyandırırdım süper bir omlet kokusuyla. Ben mesela, çok sevebilirdim seni.

Sabah uyanıp, gözlerimiz kapalıyken dişlerimizi fırçalardık ayna karşısında. Yumuşatıcı kokan mis gibi kıyafetlerimizi giyip işe giderdik. Minicik bir sandviç tutuştururdum eline, iş yerinde mutlu ol diye. Öpücüğümüzü verip ayrılırdık orada birbirimizden. Ben mesela akşam çok özleyerek gelirdim seni.

Hit hangi dizi varsa izlerdik, hürremden tut osmana kadar. Sıkılırsak yabancı dizi izlerdik. Akşam en sevdiğin tatlıyı getirirdim mutlu olurdun. Kirayı, suyu, elektriği ayırmak bu kadar tatlı olmaz başkasıyla :) Kandırırım seni böyle masum ve sevimli oyunlarla. Tek derdimiz sevgimiz olurdu mesela. Çok sevmek dert olurdu böyle başımıza.

Ben mesela çok sevebilirdim seni.

http://twitter.com/lazanyam

20 Eylül 2011 Salı

Mystery ve Lazanya Buluşması

Tam bir yılı doldurduk sanırım.
Yazılarından okumadığım hiç yok.
Hep benim yanımdaydı.
Bir şekilde hiç ama hiç kopmadık küsmedik darılmadık.

Gerçi darılma konusunda geçen hafta bir durum yaşadık. Buluşmak için sözleşmiştik. Ne yazık ki planım uymadı. Gelemeyeceğimi haber verdim fakat o kendini hazırlamıştı. Ne yaptım ne ettim en yakın zamanda olacağına ikna ettim. Aldım gönlünü! :) Buluştuk bugün. Kocaman sarıldım.

Yaşadığımız her şeyi detayıyla biliyorduk. Yaptığı hiçbir şeye karşı çıkmadım. Hep kafama yattı. Bazen kızdığım oldu. Ama o da bana kızdı :) Hep iyi olsun istediğim o dost yanımdaydı bugün. Sohbetimiz çok keyifliydi. Bloga yazamadığım anlatamadığım birçok şeyi ona anlattım. Fikirlerini belirtti, destek oldu yine. Uyardı da tabi.

Kahve içti, falına baktım. Güzel zaman geçirdim yanında. Dedikodu yaptık masumca. Sevdiklerimizden konuştuk genelde... Hem aile yapısı olsun hem kafa yapısı olsun kendimi çok yakın hissettiğim kuzudur kendisi. İyi ki tanıştık ve buluştuk Mystery :)

19 Eylül 2011 Pazartesi

Kimse giremesin bizim kalemize. Adı saygı olsun.

Daha önce hayatına öyle düzenbaz insanlar girmiştir ki, bütün güvenini alıp götürmüşlerdir. Büyük oyunlar, mide bulandıran yalanlar... Artık iyiyi kötüyü ayırt edemez olmuşsundur. Senin için herkes kötüdür. Zarar görmemek için, paranoyak olmuşsundur.

Ve bu seni çekilmez, istenmez biri haline getirmiştir.


Doğru insanı arayan herkes gibisindir. Fakat sadece fazla dile getirmişsindir. Bir gün bay doğru çıkar karşına ve ona karşı bile temkinlisindir. Çünkü sen artık bitmişsindir. Konuşarak bir şeyleri aşmaya çalışırsın, güven duygunu yeniden kazanmaya... Peki ya o da, yalansa? Tam güvenmeyi öğrenmişken, yeniden yıkılırsan?


     *Legoyu düşün, hani o renkli birbirine geçen parçalar. Senin yaptığın kuleyi, sert bir vuruş ile yıkan adi biri. Nefret dolu birazda.
      Hayvan herif o kadar sert vurmuş ki, legonun birbirine geçen dişlerinden birkaçı, bazı parçalarda yok. Kırılmış. Kırmış adi herif!

Yeni bir inşaat yapsan, ne kadar sağlam olur? O aşkı inşa etmeye çalışsan, karşındaki ne kadar sabırlı olur? Kırdırmasaydın amına koyim mal mısın demez mi sana? Derse eğer, o doğru insan mı olur? Yoksa tutar mı elinden? Gel beraber yapalım. Benim de gücüm yok ama sana yardım edeyim, sağlam olmayan yerlere destek vereyim. Sonunda "sen benim, ben senin" ol desek ... Ah işte o adama kurban olunur. Feda edilir her şey. Bence doğru adam odur.

-Yorgunum, benim kalemi de çok yıktılar. Gel lan bi de senin kalenin içine edeyim. Kale içine kapattığı hayalleri yıkıp, camdan uzattığın saçı keseyim diyenler de çıkmıyor değil hani.

Biri gelir böyle bir anda, parmaklarının arasından parmaklarını geçirir. Öyle çok sıkar ki elini, anlarsın. Gitmez o. Ama gidecek gibi yaşarsın. Doyamazsın onu yaşamaya. Yatmadan dua edersin Tanrı'ya bir kere ilk ve son olarak bir kere, yanımda olsun. Nefesini alıp verdiğini göreyim. Kulemdeki tek kahraman olsun. Sarkıttığım saçlarımı sevsin ve kimse giremesin bizim kalemize.

 http://www.formspring.me/lazanya  &  http://twitter.com/lazanyam

17 Eylül 2011 Cumartesi

Güzeldir belki de yalnızlık

Uyanıp, tepsiye kahvaltı hazırladım. Televizyonda cumartesi sürprizi vardı. Sofra kurmama gerek kalmadı. Yalnız olmanın tadını çıkaracağım ya... Güzeldi. Yumurtadan, çilek reçeline kadar sığdırdım tepsiye, televizyona baka baka yedim afiyetle. Sonra çayımın kalan yarısına, sigaram eşlik etti.

Kendim olarak ilk blog yazımı yazmaya karar verdim. Dünden bu bugüne kadar çok çok iyi tepkiler aldım. Mutlu oldum. Nasıl anlatmışsam artık kendimi, çoğu kişi şaşırdı. Çirkin betty bekliyorlardı sanırım. Şaşırttım biraz. Görünüşü geçelim desek, mutsuz bir kız bekliyorlardı. Görüştüğüm arkadaşlarımda böyle söylemişlerdi zaten, mutsuz gülmeyen bir lazanya.
-hayır.
Dışarıda benim kadar mutlu, umutlu ve güler yüzlü birine denk gelmek zordur... Enerjim hemen sizi sarmalar. Fakat benim enerjim sizcil. Yani keşke bencil olsaydı. O zaman beni sarıp sarmalardı. Gerçi bugünlerde enerjim sonsuz, hakkını yememek lazım. Yalnızlığın tadını çıkarıyorum. Gerçi, (burada gerçiyi ikinci kez kullanıyorum farkındayım) tadı tuzu yok ama olsun. Tadını çıkarıyorum demek pek havalı geldi.

sorular değişti fotoğraf koyduğumdan beri, http://www.formspring.me/lazanya
7/24 takip edenler aynı, http://twitter.com/lazanyam
özel konuşmak isteyenler ise maili tercih etti lazanyaa@hotmail.com.tr

28 Temmuz 2011 Perşembe

Azla Yetinen Şehir Ankara


Şöyle düşümek lazım belki de. Toplumsal iş bölümünde bazılarına da gezerek yazı yazmak düşüyor. Hayal kurmak, dalıp gitmek...

Herkesin sınavlara hazırlandığı sınıflarda mutlaka bir hayalperest çocuğun gerektiği gibi. Çünkü, asıl meleklere karışmış çocuklar tutar insanlık tarihinin seyir defterini. Koşturup savaşlar yapan, koşturup ormanlar yakan, koşturup çocuklar öldüren insanlık, yorulup yığıldığında bir köşede, vicdanını meleklere karışmış hayalperest çocuklarda aklar.

Bu yüzden az buz şey değildir hayal kurmak. En büyük zorluk ise bütün bu olup bitenlere karışmadan, karışmaya hiç heveslenmeden, ruhunun hiç istifini bozmadan hayal kurmaya devam etmektir. Diyelim ki, hiç de kolay değildir, herkes Leeds maçına giderken Ankara'ya doğru yola çıkmak. Herkes malum maçtan bahsederken oturup Ankara üzerine yazmak. Kuğulu Park'ta oturup insan yüzlerine saatlerce bakmak, bakmak, bakmak... Hiç "gündemde" olmasa da bu uğraş, o yüzlerden bir şehrin sırrına varmaya çalışmak. Durup dururken...





Denizsiz şehir kanaatkardır



Deniz tuhaf şeydir. Yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz insanlara. Bu yüzden, ancak deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan, denize kalır, kendine... Ankara mı? Bakacak tek şey insan yüzleridir. Bu yüzden insanlar kırıp dökmeye cesaret edemez birbirini kolay kolay. Murathan Mungan bir keresinde bunun için "Ankara'da oturma odası ahlakı vardır" demişti, "Oysa İstanbul'da bıçaklar ortadadır."

Doğrudur, hem de nasıl ortadadır... Denizin şımartması belki de, herkes bıçaklarıyla birbirinin peşindedir. Dürüstlük mü bu? Yoksa insanların birbirine bakması için denizden daha "enteresan" olması gerektiği için mi?

Ama doğrudur. Ankara'da her şey oturma odalarında olur. Bakılacak bir deniz olmadığı için, insanlar sık sık ve uzun uzun birbirlerinin yüzlerine bakar. Yüzlerde işaretler varsa hakikaten, bunu en iyi Ankara'da yaşayanlar biliyor olmalıdır. Bıçaksız oturma odalarında insanlar birbiriyle yetinir. Tıpkı deniz olmadığı için havuzlarla yetinildiği gibi. Ama belki de her yokuşun sonunda deniz çıkacakmış gibi olan bu şehirde kurulan deniz düşleri, denizin kendisinden daha mavidir. Kesin olan bir şey var yine de. Ankaralılar'ın denizi İstanbullununkinden daha temizdir!


Cetvel çizgisi kafadan mı geçer?


Ferhan Şensoy Ankaralılar'ın karşıdan karşıya geçerken "cetvelle çizilmiş gibi" herkesin sağdan yürüdüğünü söylüyordu. Böyle bir kanaat vardır ötede beride. Ankara'nın cetvelle çizilmiş bir şehir olduğu sanılır. O çizgilerin insanların kafalarının içinden geçtiği düşünülür üstelik. Evet dolmuş şoförleri kravat takar, evet taksiciler "sizli bizli"dir. Ama o Kafkaesk şoförler, o "siz"leri alıp, "O güzel gözlerinize ağlamak hiç yaraşmıyor küçük hanım. Size yakışan gülmektir" diye bir cümle kuruverdiğinde, kimi "sen"ler pek pespaye kalır, pek samimiyet yalanı...

Bu kent, insanlara siyaset yalanlarına inat her gün önemli sözcükler öğretir. Haysiyet, alçakgönüllülük, samimiyet, sessizlik, dostluk, mertlik, işini hakkıyla yapmak... Neden peki? Çünkü insanlar, arkalarını dönemezler burada birbirine. Dönüp gelecekleri yer yine birbirlerinin yüzüdür. Gidecek bir deniz yoktur. Bu yüzden Ankara'da tek başına olmakla yalnız kalmak arasında çok fark vardır.

Ankara bana, İzmir'den gelmiş, denizle şımarmış küçük kızına birkaç sözcük öğretmişti. Bunu, İstanbul'da artık hiç bilinmeyen katı bir usta - çırak ilişkisiyle yapmayı tercih etmişti: Gözyaşı mecburidir! Kin bırakmayan, hayatı, insanları gördükçe affedilen, hem de nasıl çabucak affedilen gözyaşıyla...

İstanbul mu? O "işini bilen", tombul kadın... O, bu sözcüklerle hep alay etti. Çok "işe yarayan" yeni sözcüklerden bahsetti. Ben şimdi Ankara'da Mülkiyeliler Birliği Lokali'nde o "işini bilen" kadının dayattığı sözcüklerden bahsediyorum. Kimse gülmüyor. Hiç gülmüyoruz.

"Bu kadar çok genelleme mutlaka hatalıdır" diye düşünecek oluyorum... O sırada Kuğulu Park'ta bir kadın ağlıyor. Garson, hiçbir şey sormadan masaya bir mendil bırakıyor...

* alıntıdır.

28 Mart 2011 Pazartesi

İlişki Öncesi Salaklıklar

1. Burç uyumlarını kontrol etmek. "Google'a burç uyumu yaz, gelen en güvenilir siteye tıkla ve ilişkiniz nasıl olacak gör."

2.  En uzun ilişkin ne kadar sürdü sorusunu sormak. "Öncekiyle iki sene beraber olduysa seninle, üç sene mi olacak yani?"

3. Mesajlaşma sonrası, sabah günaydın mesajı beklemek. Bu mesaj gelirse kafada kurmaya başlamak. "Bana vakit ayırdı, uyanınca aklına ben geldim yaşasın heyo." - Halbuki, gece seninle mesajlaşırken uyuyakaldı ve sabah uyanınca da mesajını gördü. Mecbureden de olsa hatırladı işte.

4. Facebookta The Fortune Teller'i açıp onun günlük burç yorumunu okumak.

5. Son bir ay içerisnde bakılan kahve fallarını hatırlamaya çalışıp, onun doğru kişi olup olmadığını anlamaya çalışmak. "Acaba ismindeki harfler bana söylenmiş miydi?"

6. Facebook profiline girip duvarında en aşağıya kadar inip, ne boklar yemiş diye kontrol etmek. "Silmişse içimiz rahat eder, canımız kavga isterse de *ne bok yedin de herşeyini sildin* deriz."

7. Attığı bütün mesajları baştan 10 kere okuyup, her okuyuşta farklı bir detay bulma arayışına girmek. "Yaşasın her mesajında bana, canım demiş. Kesin benimle evlenmek istiyor."

8. Okunan burç uyumlarında olumsuz bir şey görünce, farklı bir sitedeki yorumlara gözatmak. "Zaten burçlara inanmıyoruz ki, öylesine bakıyoruz tripleri."

Bunları hep yaptığımız için, her zaman İLİŞKİ ÖNCESİ olarak kalıyorlar. İlişki boyutuna gidilmiyor :) Aklıma geldikçe yazacağım çok eğlendim.

http://www.formspring.me/lazanya
http://twitter.com/lazanyam

19 Ocak 2011 Çarşamba

Orta okul 3.sınıfa kadar, gece yatağıma işedim!

O kadar iyi kandırmışım ki kendimi, ben bile unutmuşum yıllarca yaşadığım utancı. Annem beni psikologlara götürdü, babasını getirin bu kızın dediler.

Yatmadan saatler öncesinden meyve yiyemez, bir şey içemezdim ama sonuç yine aynı olurdu. Uyandığımda bel altımda bir ağırlık, yatak ıslak. Her gün o çarşaflar yıkanır, pijamalar makinaya atılır. Hele ki başka bir evde yatıya kalacaksam, kocaman çöp poşetlerini kesip altıma sererlerdi. Dönmeden uyumaya çalışırdım çünkü çok dönersem o poşet yere düşerdi ve ben yine yattığım yere kaçırıverirdim.

Eğer kaldığım evde benim yaşıtımdan birisi varsa onunla aynı yatakta asla yatamazdım, onun yanında bu konu açılmazdı. Sadece çok yakın bir arkadaşım bilirdi bunu, o da kimseye söylemezdi. Yaptığımdan çok utanırdım o psikoloji ile duşa girip okula giderdim. Annem bir kere bile olsun söylenmedi, azarlamadı, bağırmadı. Babamdan hep gizlemeye çalışırdım. Onun yüzünden bozulan psikolojim yüzünden işediğimi bilsin istemezdim. Onu bu şekilde mutlu etmek istemezdim açıkçası... Ama o da biliyordu.

Bunları yazarken bile ağlamam babama olan nefretimdir. Evde olan şiddet, annemin ve ablamın ağır şekilde dayak yemesi ve küçük olduğum için araya giremem ... Çok acıydı bunlar. Canımdan çok sevdiğim annemin yüzüne, vücuduna inen darbeler sanki bana geliyordu. O dayak yedikten sonra ona sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlardım. Ertesi gün işe giderken de yüzüne makyajını yapar, yaralarını kapatır giderdi.

Ablam desen, babam beni çok dövmediğinden ve çok şımarttığından bana düşman bir şekilde büyüdü. Hala da öyle. Beni çok sevemiyor. Onu da anlıyorum. O da ağır darbeler aldı. Çok net hatırlasamda, ablamın sırtında sandalye kırmışlığı bile vardır. Ben, annem ve ablam asla babamın bu tutumunu dışarı yansıtmadık. Onu hep "şeker adam" olarak tanıdılar. Annem böyle yetiştirdi bizi, bir tek ben lisede ergenliğin verdiği güçle babama diklenebildim. Alkollüyken ona attığım Osmanlı tokatından sonra evde bir daha asla dayak olmadı. Daha az sarhoş gelmeye başladı. 3 kere kalp krizi geçirdi ama ölmedi. Ölsün diye çok dua ettim. Annemi aldattı, bana ve herkese yalanlar söyledi. Pazar günleri onun at yarışından gelip beni hayvanat bahçesine götürmesini çok bekledim ama hep gece geldi, bütün bir aylık maaşını kumar oynayarak kaybetti.

İstediğim bölümü ve üniversiteyi kazanamam, canım sıkıldığında dolabı açıp yemek yemem, erkek arkadaşlarımdan hep şefkat beklemem ve yanlış hatalar yapmam, evlilikten korkmam, ablamın beni sevmemesi, kalkan her elin yüzüme inenmesinden korkmam gibi yaşadığım tüm olumsuzlukların sebebi sensin. Ne zaman ki sana dik başlılık yaptım işte o zaman altıma kaçırmadım. Şimdi sen yoksun hayatımızda ve ben su içip yatabiliyorum! Bu ne süper bir özgürlüktür yaşamayan bilemez.

Baba demeyeli uzun zaman oldu. Ben tam 6 yıldır yüzünü görmüyorum, kaç sene önce sesini duydum ama hep aynı berbat cümleler. Baba demeyi özlememde bile sen suçlusun. Ben orta okuldayken, alt komşu bana asılmıştı telefon numaramı bulup bana asılmıştı ve sana söylediğimde " arar durur sonra sıkılır" demiştin. Sen godoş olduğunu da o gün anlamıştım. Ve emin ol ismini söylemekten bile tiksinip, baba demeyi özlediğim için yazdım bu yazımı ...

Öldüğün gün, vicdanım biraz olsun rahatlayacak. Ve sanırım az kaldı.

13 Ocak 2011 Perşembe

Pucca ve Lazanya

İlk blogu açtığımda, Pucca özentisi dediler. Halbuki yaşadıklarımızın benzer pek bir yanı yok, erkekler tarafından üzülmekten başka... Hanginiz, hangi kız üzülmedi ki zaten? Ailelerimiz benziyor diyeceğim o da yok, işlerimiz aynı diyeceğim hayır ona da hayır. Ben ondan kiloluyum, o benim kadar rejimdi doktordu uğraşmadı. Eee neyimiz benziyor o zaman?

Şimdi bu yazıyı neden yazıyorum bunu da açıklayayım, bana gıcık olanlar sanki beni bununla yaralayacaklarmış gibi düşünüp pucca özentisi heheh puccayı taklit ediyor falan dediler. Ben buna kızdım mı? Hayır. Aksine mutlu oldum. İlk blogger kızlarına isyankar yazımı yazdığımda, kimseye cevap vermediği kimseye yorum yazmadığı halde benim o yazımı bulup yorum bırakmıştı. Çok sevinmiştim. Çünkü o benim bildiğim kadarıyla, yazısını yazar, yorumları kabul eder ve twitterda yazar çıkardı. Kimseye yorumunu yada bir cevabını görmemiştim. Üstelik o zaman 50-60 izleyicim ya vardı ya yoktu. Beni nereden bulmuştu ve yorumu ile nasıl destek olmuştu ki... Mutlu olmuştum.

Formspringte sorular geliyordu, pucca'nın kardeşi sen misin diye, kuzeni misin diye sordularda sordular. Kime istediği cevabı vermesem, facebookunda blogunda twitterında beni kötüledi. Ben bu kişileri Allah'a inançsız kişiler olarak değerlendiriyorum çünkü bu yapılan günahtır. Ben burada kimin ismini vererek sövdüm saydım, yazılarını beğenmediğim kimi takip ettim? Zorla değil elbet. Sövdüklerimde hayatımda tanıdığım, bile bile kazık yediğim, canımı yakan insanlardı. Ki onların bile adını yazmadım, incitmedim.

Geçtiğimiz aylarda çok yakın bir arkadaşımla küsmüştüm ve bana formspringte hakaret içerikli bir yazı yollamıştı. Anonim olarak yollamıştı fakat ben ona dava açtım. Beni yeniden böyle şeylere zorlamayın. Sanaldı reeldi farketmez, isim vere vere insanları deşifre etmek onlara hakaret etmek cidden hoş değildir. Herhangi bir blogger hakkında ağzımdan tek kötü laf duyamazsınız, sevmediğimi okumam ben çünkü. Ben burada ders verici yazılar yazmıyorum, bire bir günlük tutuyorum. İsteyen okur, istemeyen okumaz. Küçükkende de renk renk defterlerim vardı günlük yazdığım, sayfalarına gözyaşımı akıtıp sonra kalemle onu çerçeve içine alıp ok çıkarıp, "bu da benim gözyaşım" yazdığım ....

*herkes vicdanı ile baş başa kalsın*

Yanımda bunca zaman bana destek veren herkese çok teşekkür ediyorum ve Pucca'yı çok seviyorum. İnanıyorum ki o da beni seviyor. Kitabının 1. baskısında, benim adıma ve yorumuma yer vermişti. Çok mutlu etmişti beni. İnşallah 2011 hepimize şans getirir. Evli mutlu çocuklu kalp kalp kalp.

http://lazanyaaa.blogspot.com/2010/06/pucca.html kitaptan görüntüler ve pucca yazım

http://twitter.com/lazanyam

http://www.formspring.me/lazanya