İzleyiciler

28 Temmuz 2011 Perşembe

Azla Yetinen Şehir Ankara


Şöyle düşümek lazım belki de. Toplumsal iş bölümünde bazılarına da gezerek yazı yazmak düşüyor. Hayal kurmak, dalıp gitmek...

Herkesin sınavlara hazırlandığı sınıflarda mutlaka bir hayalperest çocuğun gerektiği gibi. Çünkü, asıl meleklere karışmış çocuklar tutar insanlık tarihinin seyir defterini. Koşturup savaşlar yapan, koşturup ormanlar yakan, koşturup çocuklar öldüren insanlık, yorulup yığıldığında bir köşede, vicdanını meleklere karışmış hayalperest çocuklarda aklar.

Bu yüzden az buz şey değildir hayal kurmak. En büyük zorluk ise bütün bu olup bitenlere karışmadan, karışmaya hiç heveslenmeden, ruhunun hiç istifini bozmadan hayal kurmaya devam etmektir. Diyelim ki, hiç de kolay değildir, herkes Leeds maçına giderken Ankara'ya doğru yola çıkmak. Herkes malum maçtan bahsederken oturup Ankara üzerine yazmak. Kuğulu Park'ta oturup insan yüzlerine saatlerce bakmak, bakmak, bakmak... Hiç "gündemde" olmasa da bu uğraş, o yüzlerden bir şehrin sırrına varmaya çalışmak. Durup dururken...





Denizsiz şehir kanaatkardır



Deniz tuhaf şeydir. Yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz insanlara. Bu yüzden, ancak deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan, denize kalır, kendine... Ankara mı? Bakacak tek şey insan yüzleridir. Bu yüzden insanlar kırıp dökmeye cesaret edemez birbirini kolay kolay. Murathan Mungan bir keresinde bunun için "Ankara'da oturma odası ahlakı vardır" demişti, "Oysa İstanbul'da bıçaklar ortadadır."

Doğrudur, hem de nasıl ortadadır... Denizin şımartması belki de, herkes bıçaklarıyla birbirinin peşindedir. Dürüstlük mü bu? Yoksa insanların birbirine bakması için denizden daha "enteresan" olması gerektiği için mi?

Ama doğrudur. Ankara'da her şey oturma odalarında olur. Bakılacak bir deniz olmadığı için, insanlar sık sık ve uzun uzun birbirlerinin yüzlerine bakar. Yüzlerde işaretler varsa hakikaten, bunu en iyi Ankara'da yaşayanlar biliyor olmalıdır. Bıçaksız oturma odalarında insanlar birbiriyle yetinir. Tıpkı deniz olmadığı için havuzlarla yetinildiği gibi. Ama belki de her yokuşun sonunda deniz çıkacakmış gibi olan bu şehirde kurulan deniz düşleri, denizin kendisinden daha mavidir. Kesin olan bir şey var yine de. Ankaralılar'ın denizi İstanbullununkinden daha temizdir!


Cetvel çizgisi kafadan mı geçer?


Ferhan Şensoy Ankaralılar'ın karşıdan karşıya geçerken "cetvelle çizilmiş gibi" herkesin sağdan yürüdüğünü söylüyordu. Böyle bir kanaat vardır ötede beride. Ankara'nın cetvelle çizilmiş bir şehir olduğu sanılır. O çizgilerin insanların kafalarının içinden geçtiği düşünülür üstelik. Evet dolmuş şoförleri kravat takar, evet taksiciler "sizli bizli"dir. Ama o Kafkaesk şoförler, o "siz"leri alıp, "O güzel gözlerinize ağlamak hiç yaraşmıyor küçük hanım. Size yakışan gülmektir" diye bir cümle kuruverdiğinde, kimi "sen"ler pek pespaye kalır, pek samimiyet yalanı...

Bu kent, insanlara siyaset yalanlarına inat her gün önemli sözcükler öğretir. Haysiyet, alçakgönüllülük, samimiyet, sessizlik, dostluk, mertlik, işini hakkıyla yapmak... Neden peki? Çünkü insanlar, arkalarını dönemezler burada birbirine. Dönüp gelecekleri yer yine birbirlerinin yüzüdür. Gidecek bir deniz yoktur. Bu yüzden Ankara'da tek başına olmakla yalnız kalmak arasında çok fark vardır.

Ankara bana, İzmir'den gelmiş, denizle şımarmış küçük kızına birkaç sözcük öğretmişti. Bunu, İstanbul'da artık hiç bilinmeyen katı bir usta - çırak ilişkisiyle yapmayı tercih etmişti: Gözyaşı mecburidir! Kin bırakmayan, hayatı, insanları gördükçe affedilen, hem de nasıl çabucak affedilen gözyaşıyla...

İstanbul mu? O "işini bilen", tombul kadın... O, bu sözcüklerle hep alay etti. Çok "işe yarayan" yeni sözcüklerden bahsetti. Ben şimdi Ankara'da Mülkiyeliler Birliği Lokali'nde o "işini bilen" kadının dayattığı sözcüklerden bahsediyorum. Kimse gülmüyor. Hiç gülmüyoruz.

"Bu kadar çok genelleme mutlaka hatalıdır" diye düşünecek oluyorum... O sırada Kuğulu Park'ta bir kadın ağlıyor. Garson, hiçbir şey sormadan masaya bir mendil bırakıyor...

* alıntıdır.