İzleyiciler

23 Eylül 2011 Cuma

Odamda bir şey eksik. Ama ne?

Arkadaşlarıma gidiyorum, çoğu odalarında vakit geçiriyorlar. Kitap okuyor, yataklarına uzanıp ellerinde telefonla bir şeyler yapıyorlar. Kucaklarına laptoplarını alıp yazı yazıyor ya da sohbet ediyorlar. Kimisi ders çalışıyor. Odalarında duruyorlar işte!

Çoğumuzun odasında koltuk, kanepe koyacak yeri yok. Yatak, dolap, makyaj masası gibi belli başlı eşyalar için yer var. Koltuğu olan, hadi diyelim rahat diye orada duruyor. Fakat yatak üzerinde huzurlu olup, vakit geçirenler için ne diyeceksiniz?

Ben ne yaparsam yapayım, odamda çok duramıyorum. Orta büyüklükte bir odam var. Bu evi ilk aldığımızda gittim istediğim gibi dolap çizip yaptırdım. İçi çok kullanışlı. T-shirtleri, hırkaları, gecelikleri katladığım büyüklükte bölmeler yaptırdım içlerine. Çekmecelerin yerini kendim belirledim. Asılacak olanlar için demirin uzunluğuna karar verdim. Ve yerden tavana, iki sürgülü kapağı boydan boya ayna olan şampanya rengi dolabımın siparişini verdim. Dolapları yapan abi, hem kapaklı hemde çekmeceli bir makyaj masası hazırlayıp hediye etti bana. Aynı renk ve aynı malzemeden, kocaman aynalı :) Dünyalar benim oldu. Bir de bazalı, aynı renkten başlıklı yeni bir yatak aldık. Tek kişilik...

*Tek kişilik olduğunu belirttim evet. Çünkü, çift kişilik bir yatağa her akşam tek başına girmek bence işkencedir. Ne öyle eşini kaybetmişler gibi :( Ya da ömür boyu tek yatacakmış gibi. Hep çorap giymek zorunda kalacakmış gibi...*

Odam artık hazır sayılırdı. Koçtaştan pembe jaluziler aldım. Duvar kağıdı aldım. Krem, pembe, açık mor vardı içinde. İki duvar boyuna çizgili. -uzun ferah gösterirmiş odayı.. Diğer iki duvar ise yine aynı tonlarda fakat klasik desenli. -onun bi özelliği yok. Çizgili olan duvarı ben kendim kapladım :) Bir gün arkadaşımın cafesine ustalar gelmişti ve duvar kağıdı kaplıyorlardı. İzledim dikkatle. O yapıştırıcı sıvı nasıl hazırlanıyormuş, öğrendim. İçinde hava kabarcığı olmasın diye, neler yapacağımı da çözdüm. Artık hazırdım. Güzel oldu, başardım fakat zordu. Diğer iki büyük duvarda hala boyalı. Üşendim. Başladığım işi bitiremedim.Yine de uyumlu duruyor göze batan bir şey yok. http://instagr.am/p/K_AcE/ bakın burada da daha önce çektiğim bir fotoğraf var. - Bu aralar yine tamamlamaya niyetliyim ama du bakalım.

İki gün önceydi sanırım, makyaj masamın çekmecelerini çıkarttım salona. Ama bak yine salona! Odamda duramadım yine. Neyse ki, temizleme işlemini yarıda bırakmadım. Ayırdım tek tek, temizledim azıcık malzemelerimi. Çer çöp ne varsa attım, attıkça rahatladım sanki bütün hüzünlerimi boşalttım çöp kovasına. Tam odam hazır derken, ablamdan kalan ve odamın tek uyumsuz parçası olan çalışma masası takıldı gözüme. Artık okul bitti tabi. Aöf içinse, salona ya da yatağıma taşınabilirdim. Sürükleye sürükleye balkona koydum masayı. Odamı sildim. Makyaj masasını kaydırdım. İki kişilik pufidik koltuk koyacak kadar yer açıldı.

Ne dersiniz, koltuk alırsam odamda durabilir miyim?

21 Eylül 2011 Çarşamba

Sesini duyduğum an;

-yanımdaymışsın gibi oluyor. mimiklerini görüyorum ve yaşıyorum.
-gözlerime baktığını ve gözlerinin içinin güldüğünü görebiliyorum.
-yanıma geldiğindeki sıcaklığını alabiliyorum.
-huzur buluyorum.
-tüm karamsarlıklarımı unutuyorum.
-üzgünken, mutluluk doluyorum.
-her şeyi bırakıp yanına gelesim geliyor.
-dünyada sadece sen ve ben varız gibi geliyor.
-sağlıklı olduğun için seviniyorum.
-üstelik bir de gülüşün olunca hayat daha güzel hale geliyor.
-benimle mutlu olmanı istiyorum sadece benimle!
-heyecanlanıyorum. oturuyorum olduğum yere.
-hiç gitme istiyorum.

*ben galiba sesini duymayı seviyorum.

20 Eylül 2011 Salı

Mystery ve Lazanya Buluşması

Tam bir yılı doldurduk sanırım.
Yazılarından okumadığım hiç yok.
Hep benim yanımdaydı.
Bir şekilde hiç ama hiç kopmadık küsmedik darılmadık.

Gerçi darılma konusunda geçen hafta bir durum yaşadık. Buluşmak için sözleşmiştik. Ne yazık ki planım uymadı. Gelemeyeceğimi haber verdim fakat o kendini hazırlamıştı. Ne yaptım ne ettim en yakın zamanda olacağına ikna ettim. Aldım gönlünü! :) Buluştuk bugün. Kocaman sarıldım.

Yaşadığımız her şeyi detayıyla biliyorduk. Yaptığı hiçbir şeye karşı çıkmadım. Hep kafama yattı. Bazen kızdığım oldu. Ama o da bana kızdı :) Hep iyi olsun istediğim o dost yanımdaydı bugün. Sohbetimiz çok keyifliydi. Bloga yazamadığım anlatamadığım birçok şeyi ona anlattım. Fikirlerini belirtti, destek oldu yine. Uyardı da tabi.

Kahve içti, falına baktım. Güzel zaman geçirdim yanında. Dedikodu yaptık masumca. Sevdiklerimizden konuştuk genelde... Hem aile yapısı olsun hem kafa yapısı olsun kendimi çok yakın hissettiğim kuzudur kendisi. İyi ki tanıştık ve buluştuk Mystery :)

19 Eylül 2011 Pazartesi

Kimse giremesin bizim kalemize. Adı saygı olsun.

Daha önce hayatına öyle düzenbaz insanlar girmiştir ki, bütün güvenini alıp götürmüşlerdir. Büyük oyunlar, mide bulandıran yalanlar... Artık iyiyi kötüyü ayırt edemez olmuşsundur. Senin için herkes kötüdür. Zarar görmemek için, paranoyak olmuşsundur.

Ve bu seni çekilmez, istenmez biri haline getirmiştir.


Doğru insanı arayan herkes gibisindir. Fakat sadece fazla dile getirmişsindir. Bir gün bay doğru çıkar karşına ve ona karşı bile temkinlisindir. Çünkü sen artık bitmişsindir. Konuşarak bir şeyleri aşmaya çalışırsın, güven duygunu yeniden kazanmaya... Peki ya o da, yalansa? Tam güvenmeyi öğrenmişken, yeniden yıkılırsan?


     *Legoyu düşün, hani o renkli birbirine geçen parçalar. Senin yaptığın kuleyi, sert bir vuruş ile yıkan adi biri. Nefret dolu birazda.
      Hayvan herif o kadar sert vurmuş ki, legonun birbirine geçen dişlerinden birkaçı, bazı parçalarda yok. Kırılmış. Kırmış adi herif!

Yeni bir inşaat yapsan, ne kadar sağlam olur? O aşkı inşa etmeye çalışsan, karşındaki ne kadar sabırlı olur? Kırdırmasaydın amına koyim mal mısın demez mi sana? Derse eğer, o doğru insan mı olur? Yoksa tutar mı elinden? Gel beraber yapalım. Benim de gücüm yok ama sana yardım edeyim, sağlam olmayan yerlere destek vereyim. Sonunda "sen benim, ben senin" ol desek ... Ah işte o adama kurban olunur. Feda edilir her şey. Bence doğru adam odur.

-Yorgunum, benim kalemi de çok yıktılar. Gel lan bi de senin kalenin içine edeyim. Kale içine kapattığı hayalleri yıkıp, camdan uzattığın saçı keseyim diyenler de çıkmıyor değil hani.

Biri gelir böyle bir anda, parmaklarının arasından parmaklarını geçirir. Öyle çok sıkar ki elini, anlarsın. Gitmez o. Ama gidecek gibi yaşarsın. Doyamazsın onu yaşamaya. Yatmadan dua edersin Tanrı'ya bir kere ilk ve son olarak bir kere, yanımda olsun. Nefesini alıp verdiğini göreyim. Kulemdeki tek kahraman olsun. Sarkıttığım saçlarımı sevsin ve kimse giremesin bizim kalemize.

 http://www.formspring.me/lazanya  &  http://twitter.com/lazanyam

17 Eylül 2011 Cumartesi

Güzeldir belki de yalnızlık

Uyanıp, tepsiye kahvaltı hazırladım. Televizyonda cumartesi sürprizi vardı. Sofra kurmama gerek kalmadı. Yalnız olmanın tadını çıkaracağım ya... Güzeldi. Yumurtadan, çilek reçeline kadar sığdırdım tepsiye, televizyona baka baka yedim afiyetle. Sonra çayımın kalan yarısına, sigaram eşlik etti.

Kendim olarak ilk blog yazımı yazmaya karar verdim. Dünden bu bugüne kadar çok çok iyi tepkiler aldım. Mutlu oldum. Nasıl anlatmışsam artık kendimi, çoğu kişi şaşırdı. Çirkin betty bekliyorlardı sanırım. Şaşırttım biraz. Görünüşü geçelim desek, mutsuz bir kız bekliyorlardı. Görüştüğüm arkadaşlarımda böyle söylemişlerdi zaten, mutsuz gülmeyen bir lazanya.
-hayır.
Dışarıda benim kadar mutlu, umutlu ve güler yüzlü birine denk gelmek zordur... Enerjim hemen sizi sarmalar. Fakat benim enerjim sizcil. Yani keşke bencil olsaydı. O zaman beni sarıp sarmalardı. Gerçi bugünlerde enerjim sonsuz, hakkını yememek lazım. Yalnızlığın tadını çıkarıyorum. Gerçi, (burada gerçiyi ikinci kez kullanıyorum farkındayım) tadı tuzu yok ama olsun. Tadını çıkarıyorum demek pek havalı geldi.

sorular değişti fotoğraf koyduğumdan beri, http://www.formspring.me/lazanya
7/24 takip edenler aynı, http://twitter.com/lazanyam
özel konuşmak isteyenler ise maili tercih etti lazanyaa@hotmail.com.tr

11 Eylül 2011 Pazar

Biraz Kafa Dağıtalım

 İstanbul'a ablamın yanına gittiğimde, bana oje hediye etti. 6adet GABRINI marka oje. Hemen kuruyorlar dedi. Ne kadarlık bir hızda kuruyabilir ki dedim içimden... İlk fırçadan sonra ikinciyi sürerken hissediyorsunuz, birinci fırçanın kuruduğunu. Vay dedim. Vay. Sürmekte zorlandım tabi. Mıy mıy beceremem pek, ben sürene kadar ohooo. Başkaları çorap giyer, kot giyer, havlu ile yüzünü siler. O derece. 
Zaten bende İstanbul'a gelmeden iki oje almıştım.  Golden Rose 217 - 204. İstanbul'da da 109'u gördüm çok beğendim. Tek başına sürdüğümde de güzel oldu bence ama ablam beğenmedi. 207 tırnağımda hazır sürülmüş vardı. Bende fotoğrafını çekip koyayım dedim. Hep iç karartıcı şeyler yazıyorum ya, değişiklik olsun dedim. 

28 Temmuz 2011 Perşembe

Azla Yetinen Şehir Ankara


Şöyle düşümek lazım belki de. Toplumsal iş bölümünde bazılarına da gezerek yazı yazmak düşüyor. Hayal kurmak, dalıp gitmek...

Herkesin sınavlara hazırlandığı sınıflarda mutlaka bir hayalperest çocuğun gerektiği gibi. Çünkü, asıl meleklere karışmış çocuklar tutar insanlık tarihinin seyir defterini. Koşturup savaşlar yapan, koşturup ormanlar yakan, koşturup çocuklar öldüren insanlık, yorulup yığıldığında bir köşede, vicdanını meleklere karışmış hayalperest çocuklarda aklar.

Bu yüzden az buz şey değildir hayal kurmak. En büyük zorluk ise bütün bu olup bitenlere karışmadan, karışmaya hiç heveslenmeden, ruhunun hiç istifini bozmadan hayal kurmaya devam etmektir. Diyelim ki, hiç de kolay değildir, herkes Leeds maçına giderken Ankara'ya doğru yola çıkmak. Herkes malum maçtan bahsederken oturup Ankara üzerine yazmak. Kuğulu Park'ta oturup insan yüzlerine saatlerce bakmak, bakmak, bakmak... Hiç "gündemde" olmasa da bu uğraş, o yüzlerden bir şehrin sırrına varmaya çalışmak. Durup dururken...





Denizsiz şehir kanaatkardır



Deniz tuhaf şeydir. Yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz insanlara. Bu yüzden, ancak deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan, denize kalır, kendine... Ankara mı? Bakacak tek şey insan yüzleridir. Bu yüzden insanlar kırıp dökmeye cesaret edemez birbirini kolay kolay. Murathan Mungan bir keresinde bunun için "Ankara'da oturma odası ahlakı vardır" demişti, "Oysa İstanbul'da bıçaklar ortadadır."

Doğrudur, hem de nasıl ortadadır... Denizin şımartması belki de, herkes bıçaklarıyla birbirinin peşindedir. Dürüstlük mü bu? Yoksa insanların birbirine bakması için denizden daha "enteresan" olması gerektiği için mi?

Ama doğrudur. Ankara'da her şey oturma odalarında olur. Bakılacak bir deniz olmadığı için, insanlar sık sık ve uzun uzun birbirlerinin yüzlerine bakar. Yüzlerde işaretler varsa hakikaten, bunu en iyi Ankara'da yaşayanlar biliyor olmalıdır. Bıçaksız oturma odalarında insanlar birbiriyle yetinir. Tıpkı deniz olmadığı için havuzlarla yetinildiği gibi. Ama belki de her yokuşun sonunda deniz çıkacakmış gibi olan bu şehirde kurulan deniz düşleri, denizin kendisinden daha mavidir. Kesin olan bir şey var yine de. Ankaralılar'ın denizi İstanbullununkinden daha temizdir!


Cetvel çizgisi kafadan mı geçer?


Ferhan Şensoy Ankaralılar'ın karşıdan karşıya geçerken "cetvelle çizilmiş gibi" herkesin sağdan yürüdüğünü söylüyordu. Böyle bir kanaat vardır ötede beride. Ankara'nın cetvelle çizilmiş bir şehir olduğu sanılır. O çizgilerin insanların kafalarının içinden geçtiği düşünülür üstelik. Evet dolmuş şoförleri kravat takar, evet taksiciler "sizli bizli"dir. Ama o Kafkaesk şoförler, o "siz"leri alıp, "O güzel gözlerinize ağlamak hiç yaraşmıyor küçük hanım. Size yakışan gülmektir" diye bir cümle kuruverdiğinde, kimi "sen"ler pek pespaye kalır, pek samimiyet yalanı...

Bu kent, insanlara siyaset yalanlarına inat her gün önemli sözcükler öğretir. Haysiyet, alçakgönüllülük, samimiyet, sessizlik, dostluk, mertlik, işini hakkıyla yapmak... Neden peki? Çünkü insanlar, arkalarını dönemezler burada birbirine. Dönüp gelecekleri yer yine birbirlerinin yüzüdür. Gidecek bir deniz yoktur. Bu yüzden Ankara'da tek başına olmakla yalnız kalmak arasında çok fark vardır.

Ankara bana, İzmir'den gelmiş, denizle şımarmış küçük kızına birkaç sözcük öğretmişti. Bunu, İstanbul'da artık hiç bilinmeyen katı bir usta - çırak ilişkisiyle yapmayı tercih etmişti: Gözyaşı mecburidir! Kin bırakmayan, hayatı, insanları gördükçe affedilen, hem de nasıl çabucak affedilen gözyaşıyla...

İstanbul mu? O "işini bilen", tombul kadın... O, bu sözcüklerle hep alay etti. Çok "işe yarayan" yeni sözcüklerden bahsetti. Ben şimdi Ankara'da Mülkiyeliler Birliği Lokali'nde o "işini bilen" kadının dayattığı sözcüklerden bahsediyorum. Kimse gülmüyor. Hiç gülmüyoruz.

"Bu kadar çok genelleme mutlaka hatalıdır" diye düşünecek oluyorum... O sırada Kuğulu Park'ta bir kadın ağlıyor. Garson, hiçbir şey sormadan masaya bir mendil bırakıyor...

* alıntıdır.

1 Temmuz 2011 Cuma

güneşten kalanlarla seviştim

akşamüstü uyandım, pike üzerimden düşmüştü yatakla beraber bedenimde soğudu. evin yakınından müzik sesleri geliyordu. üzerinde kara kalem anime çizimler olan perdeyi açıp, camı araladım. şarkıların sözleri anlaşılmıyordu fakat beni yataktan çıkartmıştı bile.

duş almadan önce üzerime sweat alıp, çıplak ayak koştum sahile. evden çıkarken, ahşap merdivenlerde bir şey battı ayağıma. fakat hedef güzel olduğundan, umursamadım bile. devam ettim...

güneş çoktan batmıştı, benim umutlarımsa daha yeni yeni tazeleniyordu. güneşin son kalan ışıklarından payıma düşeni almak için, ellerimi havaya kaldırdım ve rüzgara bıraktım kendimi. üşüdüğümü hissedemeyecek kadar kendimden geçmiştim. gözlerimi kapattım, müziğe yaklaşma kararı aldım.

kumsaldaki tanecikleri umursamadan, ahşap merdivenleri parmak ucumda çıktım. öylece attım kendimi duşa. su ile bütünleştim. belki yarım saat kaldım. başımı yukarı doğru kaldırıp, duştan akan suda ruhumu temizledim. havluya dokunmak bile istemedim, sular aka aka odama girdim. ahşap toz pembe kapımın üzerinde, ıslak elimin izi kaldı.

askıdan beyaz elbisemi seçtim, saçlarımı yapmak bile istemedim. müziğin sesi gittikçe artıyor sevdiğim şarkılar çalıyordu. öylesine topladım saçlarımı, elbisemi giydim. gözlerimin tam altı, yanağımın üzeri kızarmıştı güneşten. makyaj yapmadım.

sahildeki iki yan evin bahçesindeki kalabalığa doğru gidiyorum! benim şarkım çalıyor! içim kıpır kıpır oluyor!
http://fizy.com/#s/1mj7hr



http://www.formspring.me/lazanya
http://twitter.com/lazanyam

18 Haziran 2011 Cumartesi

Çileklerin içinde seviştim bir başıma

Uzun zamandır kendi dertlerimde boğulmaktan, sizin dertlerinizde sevinçlerinizde yüzemedim. Kendimi kınadım. Kın kın kın. Ne zamandır eğlenceli postlar yazmadım. Eskiden arada bir sikko der, yapamayacağım halde birilerini siker atardım. Ne biliyim lan işte eğlenirdim. Zaten son olan olaydan sonra kendimden tiksindim desem yeridir. Dostlarım bile ihmal etti beni, umursamadı zor zamanımda. Yanımdakileri değil, buradakileri kastediyorum. Haklılardı aslında, ne zamandır Lazoş bloglarına bakmıyor ve yorum yazmıyordu. Aslında okuyordum fakat bu negatiflik ile yazıların altını kirletmek istemiyordum.

Neyse gelelim sevişme konusuna. Herkes mim yapmıış ve kimse beni mimlememiş. Bende kendi işimi kendim hallediyorum. Veee kendimi mimliyorum ehahahe
***

1- Şehir dışında bir yürüyüşte nefis çileklerle dolu bir tarlaya geldiniz. Mideniz guruldamaya başladı ve etrafta kimsecikler yok. Siz ve bedeva öğle yemeği arasında sadece bir çit var. Çitin yüksekliği ne kadar?

*dizlerime falan geliyor  (fazla uğraşmadan tarlaya geçebiliyim :p)


2- Bahçeye girdiniz ve çilekleri yemeye başladınız. Kaç tane çilek yediniz?

*tişörtümü belimden yukarı doğru kaldırdığımda içine kaç tane sığdıysa işte o kadar :))  (küçükken hep böyle yapardım)

3- Birden çileklerini çalmakta olduğunuz çiftçi ortaya çıktı ve size bağırmaya başladı. Kendinizi savunmak için neler derdiniz?

*Ölmüşlerin canına değsin. Allah olmayanlara da versin derdim. (anneannem başkasının bahçesinden bir şey yediğimiz zaman bunu dememizi söylerdi.)


4- Tüm olan biteni bir kenara bırakıp söyleyin, çileklerin tadı nasıldı? Ve çilek çalma maceranız sona erdikten sonra kendinizi nasıl hissettiniz?

*Maceraya değdi, dalından koparıp yemek bir başka. Tadı da enfestiiii.


Soruların gizli bir anlamı var ve verdiğin cevaplar, o gizli anlama verdiğin cevaplar oluyor.



Çilekler yasak ilişkiyi temsil ediyor, çitin yüksekliği senin kendini kontrol etme derecen, yani çitler ne kadar alçaksa o kadar az hakim olabiliyosun kendine. Yediğin çilek sayısı, aşık olduğuna inandığın kişi sayısını gösteriyor, çiftçiye söylediğin sözler de yakalanırsan sevgiline söyleceğin sözler. Sonrasında söylediğin sözlerse yasak ilişki sonrasında o ilişki hakkında düşündüklerin.

Ahaha açıklamayı okuduktan sonra cevaplarıma baktım da, cidden beni anlatıyor. Helee kii çitlerin yüksekliği kısmı :)) Tamm benn tamm. Bu mimi kim çıkarttıysa Allah razı olsun bebeğim. Öperim sizleri.

http://twitter.com/lazanyam & http://www.formspring.me/lazanya & http://www.facebook.com/lazanyanin.gunlugu

4 Nisan 2011 Pazartesi

Çatlayan Oje

İlk olarak Flormar 377yi sürdüm, üzerine dolgun bir kat Alix Avien çatlayan oje sürdüm 2-3sn içinde çatlamaya başladı  ve sonrasında bir kat cila sürdüm.

Alt kata istediğiniz her rengi uygulayabilirsiniz. Kahverengi yada sadece cila üzerine çatlayan oje sürerseniz de leopar deseni gibi oluyor.

Çatlayan ojenin tek kötü yanı, fırçayı şişeden çıkarttığınız an şişenin ağzındaki boyalar kurumaya başlıyor. Kuruyan parçalar şişenin içindeki taze boyaya eklenince, sürerken sorun çıkartıyor. Sert minik parçalar tırnağa yapışınca şekil bozukluğuna neden oluyor.

Çatlayan oje 5 TL. Bir çok rengi mevcut. Ben renkli ojelerimi daha çeşitli kullanabilmek için siyah seçtim.

sorularınız için : http://www.formspring.me/lazanya
yakın takip : http://twitter.com/lazanyam